Şanlıurfa Arkeoloji ve Haleplibahçe Mozaik Müzesi

Şanlıurfa Tarihi

        

Ahmet YAVUZKIR 
Müze Araştırmacısı
Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi

                                                                                         İNANCIN KURUMSALLAŞTIĞI ŞEHİR

Güneydoğu Anadolu Bölgesinin Orta Fırat Bölümünde yer alan Şanlıurfa, doğusu Mardin, kuzeydoğusu Diyarbakır, kuzeybatısı Adıyaman, batısı Gaziantep, güneyi ise Suriye toprakları ile çevrelenmiştir. Şanlıurfa A. Ardel’in de belirttiği üzere, Harran Ovasının dağlık kütleye bir koy seklinde sokulduğu yerde, beyaz renkli kalkerden oluşmuş bir dağ kütlesinin eteğinde kurulmuştur. Arazinin ortalama yüksekliği 500-800 metre arasında değişen dalgalı düzlükler halindedir. Bölgedeki ulaşım ağında (güneydoğudan kuzeybatıya doğru) Zagros Dağları’nın eteklerini izleyerek, Dicle boyunca uzanan ve yeni Asur Döneminde “Harran Sarri” (kral yolu) adını taşıyan bir ana yol bulunmaktaydı. Bu yol Güney Mezopotamya’dan Dicle’yi izleyerek Musul (Nineve) yanından geçiyor, oradan Sincar’a, Nusaybin’e (Nisibis) ve Ras-el-Ayn üzerinden Harran Ovasına, buradan da Fırat’ı Karkamış’ta aşarak kuzeybatı ve güneybatı yönüne (İskenderun, Antakya, Halep) ayrılıyordu. Harran Sarri yolundan başka Şanlıurfa bölgesinden geçen bir diğer önemli yol, kuzeyden Fırat Vadisini izleyerek Babil’e ulaşan ana yoldur. Mezopotamya’nın kuzeyine gitmek için kullanılan bu yol; Babil’den başlayarak Hit, Ana ve Rakka’ya ulaştıktan sonra Belih’i izleyerek Harran Ovasına geliyordu. Kurak bir iklime sahip olan Şanlıurfa’ya hayat veren Fırat Nehri; çivi yazılı belgelerde “Purattu ve Mala” , Klasik Dönemde “Euphrates” , Arap kaynaklarında ise “Al- Furat” olarak geçmektedir. Şehrin su ihtiyacı, Cullap ile birleşen ve günümüzde “Karakoyun Deresi” olarak adlandırılan nehirden karşılanıyordu. Süryanice dilinde “Daisan” (sıçrayan, zıplayan nehir) Yunanca da ise “Scirtos” adını taşıyan bu nehir, kaynağını Tel Abyaz’dan alan, Belichas (Belih) Irmağına dökülmekteydi. İnsanlık tarihinin önemli duraklarından olan Şanlıurfa’nın ne zaman ve nasıl kurulduğu ile ilgili veriler sağlam bir tarihsel zemine oturmamaktadır. Ancak I.Seleukos tarafından bölgede kurulan (yeniden kurulan) şehirlerden birinin de Orhay (Urfa) olduğu (M.Ö 303- 302) tahmin edilmektedir. Es-Semani, Golius, Rosenmuller ve Michaelis gibi dilbilimcilerin belirttiği üzere Orhay; “Kallirrhoe” (güzel akarsu şehri) adının bozuk bir türevi veya Samice “Wrh” (su), Arapça “Wariha” (suları bol) kökünden türemiş bir isim olarak kabul edilmektedir. Şehrin daha uzun ömürlü olan bir diğer ismi ise Edessa’dır. Şehir, Seleukos Nikator döneminde Edessa adını almış olup bu isim aynı zamanda Seleukoslu fatihlerin Makedonya’daki başkentlerinin ismidir. Belki sularının bolluğu (Simdi “Vodena” adını taşıyan Makedonya’daki Edhessaisos’un adı “Voda” (su) isminden türemiştir) veya tepeler arasındaki konumu nostaljik bir generale doğduğu şehri hatırlatmıştır.

 MÖ 400.000 ile 15.000 tarihlenen Paleolitik Dönem ile ilgili olarak Şanlıurfa ve çevresinde yaptığı çalışmalar neticesinde, I.K Kökten Şanlıurfa’yı Türkiye Prehistoryasının ilk Paleolitik istasyonu olarak tanımlamıştır. Yine M.J.E Guatier’in Birecik/Fırat havzasında Alt Paleolitik Döneme ait “Acheulan” tipli el baltaları ve “Calactonienn” tipli yonga aletler bulunmuştur. 1946 yılında Kökten ’in Birecik çevresi Surtepe ve Tilvez Höyükleri mevkiinde “Calactoninn” ve “Levalloisi- Mousterien” tipli taş aletler, Bozova ilçesinde ise Alt-Orta Paleolitik Döneme ait yonga aletler ve Micoqienn (Üst Acheulean) tipli baltacıklara rastlanılmıştır. Prof. Dr. Mehmet Özdoğan başkanlığında 1977 yılında bir ekip kurulmuş, bu ekip Atatürk barajının yapımı nedeniyle Arkeolojik Yüzey Araştırması yürütmüş, Fırat kıyı şeridinde Paleolitik Dönemden Orta Çağ’a kadar iskânı devam eden birçok mekân bu çalışma sonucunda tespit edilmiştir.

         MÖ 15.000 ile 8.500 yıllarına tarihlenen Mezolitik Dönemde “alet endüstrisi” teknik bir boyut kazanmış, hantal silahların yerini daha hafif ve yeni aletler almıştır. “Mikrolit” denen obsidyen, çakmaktaşı vb. taşlardan yapılmış taş aletler, bunun yanı sıra kemik aletlerin kullanımındaki artış bu dönemin karakteristik özelliğidir. Bozova ilçesinin Gölbaşı Mevkiinde bulunan Biris Mezarlığı ve Sögüt Tarlası bölgenin önemli Mezolitik dönem yerleşimleridir. Biris Mezarlığı, mikrolit alet yapımı geleneğini sergilemesi, Sögüt Tarlası ise Fırat Vadisi’nin dışında kazılmış tek Uruk yerleşmesi olması bakımından oldukça önemlidir.

        MÖ 9.600-8.200 yıllarına tarihlenen çağımızın sosyal ve ekonomik yapısının temellerinin atıldığı Bereketli Hilal haritasında Neolitik Dönemin çekirdek bölgesi Doğu Akdeniz-Levant olarak belirtilmiş, Şanlıurfa bu Kategori’nin “taşrası” olarak tanımlanmıştır. Ancak Gürcütepe, Nevali Çori, Mezraa Teleilat, Akarçay Tepe, Karahan Tepe ve bilinen/düşünülen tüm modelleri/teorileri alt üst etmesiyle ünlü Göbeklitepe’nin 1995 yılında Prof. Dr. Klaus Schmidt tarafından keşfedilmesi ile “Güneydoğu Anadolu Neolitik Kültürü” farklı bir boyut kazanmıştır. Son avcı ve toplayıcı grupların toplanma merkezi olan ve dünyanın ilk tapınak alanı olarak tanımlanan Göbeklitepe, Çanak Çömleksiz/ Aseramik Neolitik Dönemin eşsiz bir kült merkezi konumunda olup insanlık tarihi ile ilgili fotoğrafın belirginleşmesine ciddi katkıları olmuştur. Yine Kazısı Prof. Dr. Harald Hauptmann tarafından yapılan, Göbeklitepe’ye ait geleneğin ve manevi mirasın bir devamı niteliğindeki Nevali Çori’deki yapı ve buluntuların zenginliği, Anadolu yarımadasının sadece bir köprü niteliğinde olmadığı aynı zamanda Neolitik yasam biçiminin önemli bir merkezi olduğunu ıspatlamıştır. Taş alet kullanımının yanı sıra bakır madeninin de kullanılmaya başlanıldığı, boya bezemeli çanak çömlek yapımının (Halaf, Obeyd,Uruk) yaygınlaştığı Kalkolitik dönem, 4. binin ilk yarısı ile 4. binin sonları arasına tarihlendirilmiştir. Bu dönemde; Urfa bölgesinde iskân yoğunlaşmış, toplumsal is bölümü belirginleşmiş, artı ürün/artı değer miktarının ortaya çıkması ile sosyal yapının dönüşümü hızlanmış, gelişmiş köy ve kasabaların temelleri atılmıs, Suriye ve Mezopotamya’dan alınan çömlekçi çarkı kullanılmaya başlanmıştır. Madencilik, üretim ekonomisindeki temel gelişim değişkenlerindendir. Dayanıklı silahlar ve daha zarif süs eşyalarının yapımı için bakır/arsenik, bakır/kalay (tunç) alaşımlarına ihtiyaç duyuluyordu. Böylesi madenlerin uzak yerlerden temini ve M.Ö 4. binin sonunda yazının da icat edilmesiyle birlikte izole durumdaki köyler ve toplumlar farklı kültürel görünümlerle tanışmışlardır. Bu etkileşim sonucunda insan toplulukları daha iyi örgütlenebilmiş, tunç madenini kullanmaya başlamış ve böylelikle  Erken Tunç Dönemi’ne (MÖ 3.300-2.900) geçilmiştir.

  MÖ 3. binde Ön Asya’da şehir devleti nitelikte yerleşimler bulunmaktaydı. Kuzey Suriye’de Halep yakınlarında önemli bir ticaret merkezi olan Ebla’da açığa çıkan arşivde, Harran’ın “Zugalum” adındaki bir kraliçe tarafından yönetildiği belirtilmektedir. Yine tarihteki ilk devlet unvanını taşıyan Semitik Akkadların kısa sürede güçlenmesi üzerine Urfa/Harran Akkadlı Sargon tarafından hakimiyet altına alınmıştır. III. Ur sülalesinin yok olması akabinde, “Asur Ticaret Kolonileri Dönemi” diye tanımlanan, MÖ 2. binin baslarında Anadolu yazıyla tanışmış ve yoğunlaşan ticaret faaliyetleri basta Fırat olmak üzere birçok nehir üzerinden sağlanmıştır. MÖ 2. bin yılın ilk yarısında Kuzey Suriye’de bir ticaret merkezi olan Mari’de (Tell Hariri) bulunan Asur Kralı Samsi-Adad arşivinde Harran ve kralı Astidakim ‘in adları geçmektedir. MÖ 2. bin yılın ikinci yarısında Mari ve Amik Ovası’nda ( Alalah) ele geçen tabletlerde 20 küçük krallık ve 250 yer ismi bulunmaktadır. Bu dönemde bölgede Hurri ile Amurlu nüfus baskın olup daha sonra Fırat’ın Doğusundan bölgeye gelen Hint/Ari kavim olan Mitanniler baskın unsur olmuştur. Ancak MÖ 2. binin büyük bölümünde genel olarak kuzeyde Hitit Devleti, kuzey Mezopotamya Mitanni-Hanigalbat Devleti ve güneyde Mısır Krallığı olmak üzere bölgede üç ana güç bulunmaktaydı. MÖ 2. binin sonlarına doğru ise bölge erken Hitit, Asur ve Mitanni’ler arasında güç arenasına dönmüş, I. ve II. Suriye Savası ile bölgede Mitannilerin siyasal gücü azalmış, Mitanni Kralı I. Sattura döneminde ise Hitit egemenliğinin etki alanı daralmıştır. Demir madeninin keşfedilmesi savaş teknolojisinde köklü dönüşümlere neden olmuş, bu dönüşüm “Tunç Dönemi Kültürünü” tüm bölgede olduğu gibi Anadolu’da da sonlandırmıştır. Demir Dönemi diye adlandırılan bu dönemde; Büyük Hitit Krallığının MÖ 1200’lerde gücü’ nün zayıflaması ve Aramilerin istilası, bölgede Asur-Arami mücadelesine neden olmuştur. Aramiler, MÖ 10. yüzyılda Fırat Nehrinin geniş bir bölümünde parlak bir devir yasamış ve bu yüzyılda Bit Adini Krallığını kurmuşlardır. Ancak Asur imparatorluğunun yeniden güçlenmesi sonucunda, Aramiler’e karşı intikam savaşları İmparator Ashur-II Dan (MÖ 932-913) döneminde başlamış II. Adad Nirari ( MÖ 911-891) döneminde ise özellikle Hanibalgat (Urfa) bölgesinde yoğunlaşmıştır. M.Ö 614 yılında İran coğrafyasında güçlenen Medler Kuzey Mezopotamya’ya egemen olan Babiller ile ittifak kurup Asurluların başkenti olan Ninova’yı ele geçirmiş, kuzeybatı ’ya kaçan Asurlular Harran’ı yeni başkent olarak ilan etmişlerdir. Ancak kurulan bu yeni Asur devletinin de ömrü pek uzun sürmemiş MÖ 610 yılında kudretli Asur imparatorluğu son nefesini Harran’da vermiş, böylelikle Mezopotamya’nın hakimi Babil Krallığı olmuştur. Bu dönemde Labasi- Marduk’un (MÖ 559-556) bir suikast sonucu öldürülmesi sonucu krallık tahtına Nabonidus oturmuştur. Dindar bir Kral olan Nabonidus, Ay Tanrısı Sin’e olan inanışı gereği Harran’a özel bir ilgi göstermiş ve gördüğü rüya üzerine Sümerce ismi E-Hul Hul olan Sin Tapınağını, üçüncü kez restore etmiştir. (İlk restorasyon Asur Kralları III. Salmanassar, ikinci restorasyon Asurbanibal). Pers Kralı Kyros’un Babil Krallığını MÖ 539’da tarih sahnesinden yok edişi üzerine Urfa/ Harran bölgesi Ugbaru’na (Gobryas) bırakılmış, Kudretli Pers Kralı I. Darius (MÖ 522-486) döneminde Urfa/Harran bölgesi Babylonia Satraplıgı sınırları içerisine alınmıştır. Perslerin hâkimiyet dönemi içerisinde bölgenin yaygın dili olan Aramice Anadolu’nun adeta “Resmi Dili” olarak kabul edilmiştir. Bu dönemde Fırat ve Dicle arasındaki bölgeyi zirai açıdan canlandıran Pers İmparatorluğunun siyasi erki zamanla zayıflamıştır. Makedon Kralı Büyük İskender’in MÖ 334 ve 332 tarihinde Hatay Isos mevkiinde pers ordularını mağlup etmesiyle Urfa bölgesi (Güneydogu Anadolu’nun tamamı) Makedonyalıların hâkimiyetine girmiş, bu olay Demir Döneminin sona ermesini hızlandırmıştır. Helen kültürünü tüm dünya üzerinde yaygınlaştırması ile bilinen Büyük İskender’in, MÖ 323 yılında ölmesi üzerine Krallığın toprakları generaller arasında dağıtılmış, Güneydoğu Anadolu’yu da kapsayan Mezopotamya toprakları Selevkos Nicator’un (I.Selevkos) hâkimiyetine girmiş, Edessa (Urfa), Karrai (Harran), Anthemusia (Suruç), Makedonopolis (Birecik), Nikepforion (Rakka) yerleşimleri bu dönemde yeniden kurulmuş ve isimlendirilmiştir. Bu Helen orjinli krallık, Anadolu ve Mezopotamya arasındaki ticaretin kilit taşı olan Urfa ve çevresinde 200 yıl kadar hüküm sürmüştür. Bu döneme ait Urfa ile ilgili bilgiler kısıtlıdır. Ancak IV.Antiochos Epiphanes (MÖ 175-164) dönemine ait sikkelerde şehrin adı  Antiochia Kallirhoe olarak yazılmış, Edessa ismi ise bu IV. Antiochos sonrası kullanılmaya başlanmıştır. Doğudan Perslerin, Batıdan ise Romalıların sıkıştırması sonucunda Selevkos’ların Yukarı Mezopotamya ve Suriye’deki hükümranlık alanları daralmış, bu bölge bir nevi “Tampon Bölge” haline dönüşmüştür. Bu durum Edessa’nın birçok küçük prenslik tarafından yönetilmesine sebep olmuştur. MÖ 130-129 tarihlerinde Antiochos Sitedes’in ordusunun Perslere yenilmesini fırsat bilen Edessalı Aramiler, MÖ 132’de bağımsız bir krallık (Osroene) kurdular. Şanlıurfa’ya 73 km. uzaklıkta bulunan Sumatar (Soğmatar) harabelerinde MS 165 yılına tarihlenen kitabeler, krallığın sınırları ile ilgili bizlere ipuçları sunmaktadır. Abgar X. Döneminde İran Kralı I. Sapur’un, Roma için önemli bir kent olan Antakya’yı tehdit etmesi üzerine Roma İmparatoru III. Gordianus, İran kuvvetlerini Fırat’ın batısında yener ve 375 yıl devam eden Abgar Krallığına son verip, Osroene’yi merkezden atadığı iki yönetici ile bir Roma eyaletine dönüştürür. Bu dönemde Edessa MS 201,303 ve Nisan 413 ve 667 yıllarında büyük sel felaketleri yasamış ve şu an ki Mozaik Müzemizin de olduğu mevki ve yapı da dahil olmak üzere, birçok yer sular altında kalmıştır. Osroene Krallığı döneminde, Urfa Hristiyanlık ile tanışmıştır. O, Mezopotamya’nın İlk “Hristiyan Şehri ve Krallığı”, Isa/Mesih’in “Nişanlısı” ve onun tarafından “kutsanmış” bir şehir olarak tarihe geçecekti. Rivayetlere göre Abgar Ukomo, Veba ’ya yakalanmış ve Hz İsa’nın Hastaları İyileştirdiğini duymuş ve Hz İsa’yı Urfa’ya getirmek için bir mektup yazıp, bu mektubu iletmesi için “Hannah” adlı elçisini görevlendirmiştir. İyi bir ressam olan “Hannah”,  yüzü nurlu olan Hz İsa’nın portresini bir türlü çizememiştir. Bunu gören Hz İsa, yüzünü yıkar ve kendisine uzatılan bir mendille yüzünü silip yüzünü sildiği mendili Hannah’a verir. Aziz Addai’nin anlatımına göre Kral Abgar, bu mendille yüzünü silip sağlığına kavuşmuş, bu olay ertesinde bahsi geçen mendili şehrin girişindeki bir Niş’in içine koydurmuştur. Hellenistik Dönemin kültürel etkileriyle Şanlıurfa bir yandan sahip olduğu Hipodromu, Mimarisi, Tiyatrosu, Nekropol alanları, Kitabe ve paraların üzerindeki Grekçe yazıtlarıyla tam bir Roma Şehrine dönüşmüşken bir yandan da mozaiklerdeki, heykellerdeki şarklı giyim/kuşam ve pers etkisiyle “Perslerin Kızı, Perslerin Şehri” olarak tanımlanmıştır. MS 4. yüzyılda Roma İmparatoru Diocletianus ve onu takiben Julianus’un Hristiyanlığa karşı tutumu değişmiş, bu durum Edessa’yı da etkilemiş olup birçok manastır ve paganist tapınak, bu dönemde tahrip edilmiştir. MS 639 yılında güneyden emin adımlarla Suriye ve Irak topraklarına yönelen İslam ordularının şehre gelişine kadar, Şanlıurfa; Pers Saldırılarıyla, Hristiyan Mezhep Savaşlarıyla (Melkitler, Monofizitler) ve Heretik İnanç mücadeleleriyle anılacak bir huzursuzluk dönemi ile anılacaktı. MS 7. yüzyılda Bereketli Hilal İslam Dini ile tanışmaya başlamıştı. Muazzam bir medeniyetin, edebiyatın, mimarinin, filizlenmeye başladığı bölgede artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Hz Ömer’in Halife olduğu dönemde, İyad B. Ğanem Şam orduları komutanlığına getirilerek MS 639 yılında El Cezire bölgesine fetih için gönderilir. Ağustos ayında Rakka üzerinden Harran bölgesine gelen İyad B. Ğanem’in şehri fethetme isteğine karşılık Harran halkı “Edessa (Şanlıurfa) Halkı ne şartlar altında barış yaparsa bizde aynı şartları kabul ederiz” diyerek İslam ordularının, Şanlıurfa halkı ile mutabakata varmasını şart koşarlar. Bu ön şartın ardından İyad B. Ğanem, ordusunun yönünü Edessa’ya çevirir ve şehrin kendisine teslim edilmesini talep eder. Önceleri küçük bir grup, İslam ordularına direnmeyi denemişse de bunda başarılı olamayıp şehri, İyad B. Ğanem’e teslim etmişlerdir. Arap devlet adamları Yukarı Mezopotamya’yı kabilelere göre Diyar-ı Mudar, Diyar-ı Rabia ve Diyar-ı Bekr olmak üzere üç bölüme ayırmışlardır. Diyar-ı Mudar’ın (El Cezire) merkezi Harran olup diğer önemli kentleri Urfa, Suruç ve Rakka’dır. Daha sonra Halife Hz Osman El Cezire, Humus ve Kınnesrin’in idaresini Hz. Muaviye’ye verip onu vali olarak atar. Hz Ali’nin MS 661 yılında bir suikast sonucu öldürülmesi ile Hz. Muaviye’nin öncülüğünde bir Emevi devleti kurulur (MS 661-750) ve Diyar-ı Mudar’ın (El Cezire) hâkimiyeti Emeviler’e geçer. Bu dönemin en önemli olayı, Emevi Halifesi II. Mervan saltanatı döneminde (MS 744-750) halifeliğin merkezini Şamdan, Harran’a taşımasıydı. II.Mervan’ın saltanatı döneminde Harran Ulu Cami ( Cami’ül Firdevs) yenilenir, bölgede su kanalları açtırılarak tarım ve ticaret geliştirilir. Altın dönemini II. Mervan döneminde yaşayan El Cezire bölgesi en çok vergi veren bölge olarak tarihe geçecekti. Doğudaki Abbasi ayaklanması sonucunda sarsılan Emeviler, II. Mervan’ın öncülüğündeki ordularla Büyük Zap Irmağı kıyısında yapılan savaşta (MS 750) Abbasi Orduları, Emevi Ordularını yenip İran ve Mezopotamya’nın büyük kısmını ele geçirir. Abbasi hâkimiyeti döneminde (MS 750-990) Şanlıurfa’da bulunan Emevi halkına büyük baskılar uygulanmış, bu baskılar Halife Harun Reşid’in başa geçmesiyle son bulmuştur. Bu dönemde sivil mimari anlamında ciddi yapılar inşa edilmiş ve Şanlıurfa bir kültür kentine dönüşmüştür. Halife Harun Reşid, adil yönetimi sayesinde sakin bir dönem yasan Şanlıurfa, MS 809’dan itibaren Halife Harun Reşid’in oğulları arasındaki taht mücadelelerine sahne olmuş, bu iç karışıklıktan faydalanan Bizanslılar MS 1037 yılında Urfa’yı egemenliği altına almış, şehrin sur ve kalelerini onararak daha korunaklı hale getirmişlerdir. “Büyük Selçuklu Dönemi” ile birlikte Anadolu’ya yapılan seferler artmış, MS 1071 yılında Alparslan’ın Malazgirt Zaferi ile Anadolu’nun, dolayısıyla Urfa’nın, Selçukluların eline geçmesi kolaylaşmıştır. MS 1072 yılında Sultan Alparslan’ın ölümü üzerine taht’a Melikşah çıkar. Sultan Alparslan’a karşı ayaklanmış olan Sultan Süleyman Şah ve onun kardeşi Mansur, Urfa yöresinde kalmaktaydı. Halep şehrinin alınması için hareketlenen Melikşah, komutanlarından Bozan’ı Urfa’yı fethetmek için görevlendirmiştir. İki Müslüman kuvvet arasında devam eden savaş Melikşah’ın savaş sırasında Urfa’ya gelmesiyle kendi lehine dönmüştür. Urfa ve çevresini savunan Süleyman Şah, savaşta ölür ve bugünki Suriye sınırında bulunan “Türk Mezarı” diye anılan yere defnedilir.

     Melikşah, Urfa ve Harran’ın valiliğini Bozan’a vermiş ve Bozan döneminde (MS 1087) hanlar, mescitler, medreseler açılmış, Ünlü Türk Bilgini Farabi’nin de ders gördüğü “Harran Üniversitesi” bu dönemde geliştirilmiştir. Bölgede artan Müslüman-Türk seferleri karsısında, Bizans’ın talebi ile düzenlenen Haçlı Seferleri sırasında Kont Baudouin, Urfa şehrini himayesi altına almış ve MSN 1098’de Urfa Haçlı Kontluğunu kurmuştur. 46 yıllık haçlı hükümranlığı ardından taht kavgalarının istikrarsızlaştırdığı bu kontluk, MS 1144 yılında Musul Atabeyi imameddin Zengi tarafından ele geçirilmiştir. İmameddin Zengi’nin MS 1182 yılında ölümü ardından Şanlıurfa, Komutan Selahattin Eyyubi’nin kurduğu Eyyubi Devleti’nin sınırları içerisinde kalmıştır. Anadolu Selçuklu Hükümdarı II. Süleymanşah döneminde siyasal birliğin sağlanması adına Şanlıurfa, Selçuklu topraklarına katıldıysa da şehir Eyyubiler döneminde geri alındı. MS 1251 ve izleyen yıllarda Moğolların sıklıkla ağır vergi ve yağmalamalarına maruz kalan Urfa, MS 1318 tarihinde Anadolu Selçukluların yıkılmasının ardından bir Türkmen Bey’i olan Salim Bey ve oğulları, Urfa’da etkinlik kazanmaya başladılar. MS 1334 yılı Ocak ayında Timur  Mardin Ceylanpınar’dan Urfa bölgesine doğru Urfa’yı hâkimiyet altına aldı. Ankara savaşına Timur tarafından katılan Karayülük Osman Bey, savaş karşılığı kendisine verilen Diyarbakır Yöresinde MS 1403 yılında Akkoyunlu Devletini Kurup Şanlıurfa’yı da bu devletin sınırları içerisine alır. Bunun ardından Safevi devletinin İranda güç kazanmasından sonra Akkoyunlular bölgede hızla güç kaybına uğramış ve çöküş süreci hızlanmıştır. Sultan Elvend’in ölümünden sonra yerine geçen Sultan Murad döneminde Şanlıurfa MS 1514 yılında Safevi yönetimi altına girmiş ve kentin idaresi Kaçarlar’a bırakılmıştır. Sah İsmail ordularının, Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim tarafından MS 1517 yılında yenilgiye uğratılmasıyla Şanlıurfa’da çok uzun süre devam eden siyasal istikrarsızlık son bulmuş ve 4 asır sürecek Osmanlı hâkimiyeti MS 1517 yılında başlamıştır. Osmanlıların hâkimiyetine giren Şanlıurfa, öncelikli olarak Diyarbakır Eyaletine bağlanmış, kültür ve ekonomik yasam ciddi bir ivme kazanmıştır. Osmanlı Mimarisinin izlerinin belirgin olarak görüldüğü kentte mescit, tekke, türbe, kilise, medrese, kütüphane, han, hamam, dükkân, bedesten, kasriyye, aşhane gibi sosyal amaçlı kullanılan mekânlarda ciddi bir artış yaşanmıştır.

30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Mütarekesi imzalandığı sırada bağımsız bir sancak unvanına sahip olan Urfa, öncelikle 7 Mart 1919 tarihinde İngilizlerce, daha sonra Fransızlarca işgal edilir. Bu işgal karsısında Şubat 1920 tarihinde kendi imkanlarıyla silahlanan Urfa halkı, Jandarma Kumandan Ali Saip (Ursavaş) Bey öncülüğünde Kuva-yı Milliye adına yöre halkını örgütler. Fransız işgaline karsı elde edilen başarı 11 Nisan 1920 tarihinde işgal kuvvetlerinin şehri boşaltmasıyla son bulmaktadır. Kurtuluş savasında gösterdiği üstün gayretinden dolayı 1984 yılında “Şanlı” Unvanını alan Urfa, artık “Şanlıurfa” olarak isimlendirilmiş ve hak ettiği istiklal madalyasını 11 Nisan 2016 tarihinde almıştır.

                              

YARARLANILAN KAYNAKLAR:
Prof. Dr. Mehmet ÇELIK “Edessa'dan Urfaya I-II”, Atılım Üniversitesi Yayınları

By J.B. SEGAL, Edessa (Urfa) :Kutsal Sehir, Çev: Prof. Dr. Ahmet ARSLAN, Iletisim Yayınları

Klauss SCHMIDT, Tas Çagı Avcılarının Gizemli Kutsal Alanı Göbeklitepe, Çev: Rüstem ASLAN, Arkeoloji ve Sanat Yayınları

E.R.Hayes, “Urfa Akademisi” Çev: Yasar GÜNENÇ, Yaba Yayınları

Prof. Dr. Abdullah EKINCI, Tas Devrinden Osmanlıya Urfa Tarihi, Kültür Bakanlıgı Yayınları,

Prof. Dr. Abdullah EKINCI, Müze Sehir Urfa, Kültür Bakanlıgı Yayınları,

Yrd. Doç. Dr. Cihat KÜRKÇÜOGLU, Selahattin Eyyubi GÜLER, Müslüm AKALIN, Ögr. Gör. Sabri KÜRKÇÜOGLU "Sanlıurfa: Uygarlıgın Dogdugu Sehir,” Sanlıurfa Ili Kültür Egitim Sanat ve Arastırma Vakfı Yayınları

Selahattin Eyyubi GÜLER, Sanlıurfa Yazıtları (Grekçe, Ermenice, Süryanice), Arkeoloji Sanat Yayınları